14 Ağustos 2012 Salı

Siyasette Bilgisizlik

   Siyasi partiler çoğalıyor, siyasi örgütler çoğalıyor, siyasi insanlar çoğalıyor. Sözde siyasi uzmanlar çoğalıyor, konuşmacılar çoğalıyor, örgütlenme üstüne örgütlenmeler oluyor. Oluyor olmasına da bir sorunu da arkasından sürüklüyor bu durum. Türkiye'de sosyalist ve komünist düşünceye sahip birçok siyasi parti ve kişi var. Bunlar kendilerine Marksist, Leninist, Troçkist, Maocu, Solcu, Sosyalist, Komünist, Özgürlükçü/Eşitlikçi, Devrimci gibi birçok ad bulmuşlar. Ayrı ayrı gruplar, örgütler, partiler kurulmuş. Hepsinin ayrı lideri, ayrı militan grubu, hücreleri, yayın organları, flamaları, amblemleri, ilkeleri var. Ancak militan ve lider kadroları hariç bu siyasi ideoloji ve düşünceleri benimseyenlerin kendi ideolojileri hakkında neredeyse hiç bilgisi yok. Çoğu hizmet ettiği düşünceyi bilmiyor, tanımıyor. Ne yapmak istediğinin, neyin peşinde olduklarının farkında değil. Sıradan bir Marksiste "Neden Marx?" ya da "Niçin Marksistsin?" diye sorulduğunda, kendisini koyu bir Marksist, büyük bir devrimci olarak tanımlayan bu kişi Marx'ın büyük bir lider olduğunu, onun çok büyük bir devrimci olduğunu, halkların özgürlüğünü sağladığını söyleyecektir. Bunları söylerken Marx'ın sanki dünyayı ve insanlığı kurtardığını, Rusya'ya adalet getirdiğini düşünecek Marx'a hayranlığı daha da artacaktır. Bu kişi için Marx her şey olmakla birlikte aslında Marx, bu kişinin hayalinde yarattığı bir liderdir. Marx'ı görmemiş, okumamış, araştırmamış, eleştiride bulunamamış, sadece çevresindekilerin ona duyduğu büyük sevgi ve saygı sonucunda o da Marx'a hayran olmuş, Marx'ı dışarıdan hiç bir bilgi yüklemediği beyninde kendince tanrılaştırmıştır. Kendisi belki ilk defa Marx'ı kızıl bayrak eline taşıması için tutturulduğunda görmüştür. Diğerleri de böyledir. Sloganlarını beğendiği için solcu olanlar vardır. Onlar 'sol'un "Özgürlük!" sözlerine kanmışlardır. Özgürlük istemektedirler. Eşitlik istemektedirler. Daha fazla hak istemektedirler. İsterler ama kendileri bile bunu kimin için istediklerini bilmezler. Ne için özgürlüğe ihtiyaçları olduğunu bilemezler. Bazıları "Ben her konuda, her şeyde özgür olmak istiyorum" der, komünist olduğunu untarak. Çünkü insana özgürlüğü liberalizm verir. Liberalizmde her şey bireyin inisiyatifindedir. Kararı halk verir. Ancak bu durum bir süre sonra bazı kişilerin hayat standartını yükseltirken diğerlerini büyük bir yoksulluğa iter. Bu komünist insan neyi istediğini bilmediğini böylelikle göstermiş olur.
   1 Mayıs'ta birçok işçi ve işçi olmayan yukarıda saydığım görüşe sahip insanlar meydana inerler. Sözde hepsinin bir amacı vardır: İşçinin, emekçinin hakkını korumak, gözetlemek. Meydanalara inerken insanlar mikrofonlara böyle konuşur. Sonra meydana yine aynı sözleri söyleyen fakat adları farklı olan bir grup iner. Onların ardından diğer bir grup yine aynı sözleri söyleyerek gelir. Birkaç saat hatta birkaç dakika sonra işçi hakları için meydana inen bir grup özgürlük meraklısı etrafı taş yağmuruna tutar. Bayrak sopalarıyla diğer insanlara ve güvenlik kuvvetlerine saldırır. Diğer grup, birlik ve beraberlik, eşitlik kelimerini bırakıp "bölücülük ve terör" faaliyetlerine başlar. Devlete ait tüm kurumlara saldırmaya çalışır. Güvenlik görevlileriyle çatışır. Bir diğer grupta devrimci ve solcu işçi kardeşini izlemekte onlara engel olmaya çalışmamaktadır. Halbuki bu grup kendini "Atatürkçü, vatansever, cumhuriyetçi, ilkeci" olarak tanımlamaktadır. Kendisi solcudur, vatanseverdir, Atatürkçüdür, ilkecidir. Karşısındakide solcudur ama aynı zamanda bölücü, terörist, ayrılıkçı, katildir. İkisi de "devrimci"dir. Sorun şu ki birbirlerine düşman olmaları gerekmektedir ama bilgisizlik, cahillik, körlük sonucu yanyana durmaktadırlar. İki düşman bir tarafın bilgisizliği sonucu kardeş gibi olmuşlardır. Vatansever grup onun da adı "devrimci" diyerek, bölücüye, teröriste, haine sahip çıkmaktadır. Bir taraf büyük Türkiye Cumhuriyeti devletinin koruyucusudur, diğer taraf bu büyük devletten bir parça koparmaya çalışan bölücü teröristlerden, militanlardan oluşmaktadır. Kendi siyasi ve ideolojik bilgilerinin eksik oluşu, kendi ilkelerini ve düşüncesini kavrayamaması bu sonucu doğurmuştur.
   Faşist, Şovenist, Irkçı, Milliyetçi gibi kelimelerle kendilerini tanımlayanlarda da durum benzer şekilde. Birçok sağ siyasi örgüt veya grup var. Ülkücü, Apleren, Türkçü, Türk Irkçısı, Türk Milliyetçisi, Türk-İslamcı, Turancı gibi adlarla anılıyorlar. Hepsi kendilerince vatansever. Neden ayrı gruplar halindeler, neden farklılaştılar bunu bilmiyorlar. Bir ülkücü, "Ben Türk ırkçısıyım" diyebiliyor. Ülkücülüğe baktığımızda Türk-İslam yani Müslüman Türk düşüncesini görebiliriz. Müslümanlıkta ırkçılık hoş görülmez. Ayrıca Türk ırkçısı olupta neden sadece Müslüman Türkleri savunduğuda ayrı bir mantık hatasıdır. Türk ırkçısı ise Türkleri savunması gerekir. Bir kısım Türk'ü alıp diğer Türkleri nasıl hor görebilmektedir?. Ortaasya'ya İslamiyet öncesi Türklere hayranlığını ve onlara karşı tutuculuğundan bahsederken İslam bayrağını da nasıl taşıyabilmektedir? Bir insan nasıl olurda aynı anda iki farklı tarafta yer alabilir? Bu durum Ümmetçi geçinenler içinde böyledir. Ona göre tek şart İslamiyet yani Müslüman olmaktır. Uygulamaya geçtiğinde ise tam bir ırkçılıkla kendi milletini yükseltmeye çalışır. Önceliği Mülümanlık olarak değil, kendi ırkından Müslüman olanlara verir. Düşüncesiyle eylemleri çelişkilidir. Bilgisiz kişiler bu gruba Müslüman olduklarından katılırlar sonrasında işler çığırından çıkana kadar sadece bir ırka, millete ya da gruba hizmet ettiklerinin farkına varamazlar.
   En kötüsü de devletin düşmanını tanıyamamasıdır. Devlet kiminle nasıl mücadele edeceğini bilmezse halkından destek alamaz ve mücadele başarısız olur. Doğru bir mücadele planı hazırlamadan önce düşman tanınmalı, amacı, yöntemi, kuvvetleri öğrenilmelidir. Devlet düşmana ait bilgileri (örgütün ya da grubun amacı nedir, ne yapmaya çalışmaktadır, kendisini ne olarak tanımlamaktadır sorularının yanıtlarını) kendi kuvvetlerine vermeli, bu kuvvetlerin kiminle savaşacağının, ne için savaşacağının, mücadele edeceğinin bilinmesi sağlanmalıdır. Gözleri kör, hiç bir bilgiye sahip olmayan, ne yaptığını, bu mücadeleye ne için katıldığını bilmeyen kuvvet zayıflayacak, mücadele isteği yok olacaktır. Bu durumu Hanefi Avcı şöyle açıklıyor: 

    O zamanlar küçük yaşta kandırılarak PKK’ye katılmış 13-14 yaşlarında kendiliğinden teslim olarak itirafçı olmuş çocuklar vardı, çoğu 15’ine gelmemişti. ...
Küçük Ağa dediğimiz içlerinden 14 yaşında olan bir tanesi bizim himayemizde kalmıştı. Geceleri polis evinin bir odasında kendisi gibi bir iki kişiyle birlikte kalıyor, etrafı temizleyerek bizim imkanlarımızla geçinmeye çalışıyordu. Sempatik bir çocuktu.
   Bir gün odamda oturmuş gazetelere bakıyordu. Hiç okula gitmemiş olmasına rağmen kırsalda, PKK kampında kaldığı dönemde militanların öğrettiği kadar biraz okuyabiliyor, biraz da fotoğraflara bakarak anlam çıkarıyordu. Örgüt kendisine bir anlamda okuryazarlık öğretmişti. Örgütte kaldığı süre tahminen 6 ayı geçmemişti.  Başlangıçta daha iyi bir hayat vaadiyle örgüte katılmış, bir müddet örgütle dağda gezmiş ve daha sonra kaçıp teslim olmuştu.
   Küçük Ağa odamda gazeteleri okurken “ben bunların yüzünden bu hallere geldim, bunların yüzünden başıma bu kadar bela geldi” diye kendi kendine söylenmeye başladı. “Küçük ağa ne var, neye kızıyorsun bakayım?” dedim. Gazeteyi bana gösterdi. Muhtemelen 1 Mayıs olaylarıyla ilgili gazete haberinin arka fonunda Marx, Engels ve Lenin’in olduğu kızıl bayrağın fotoğrafını işaret ederek onlara kızdığını söyledi. “Kim onlar?” diye sorunca “Marx, Engels ve Lenin” diye cevapladı. “Benim başıma en çok belayı bunlar açtı.” dedi. Örgütün Marksist olmasından bahsediyordu. Bunun üzerine dedim ki “Küçük Ağa, şimdi çık, şu şubedeki herkese bu fotoğrafları göster ve bunların kim olduğunu sor. Sonra gel bana neticeyi anlat.”
   Küçük Ağa şubedeki tüm personele göstermek üzere gazeteyi alıp çıktı. O zamanlar 20-25 kişilik personeli olan 3 odadan ibaret İstihbarat Şubesinin tüm odalarını dolaşıp geldi. O anda şubede 7-8 görevli vardı. “Söyle bakalım” dedim, “Kimler bildi?”. Küçük Ağa cevaben “Yalnızca bir kişi bildi.” dedi. Bir başkası niye sorduğunu merak etmesi üzerine Küçük ağa benim sordurduğumu söyleyince “Amir soruyorsa mutlaka bunlar solcu büyük adamlardır, teröristlerin büyükbabalarıdır, hatta liderleridir,” dediğini, diğerlerinin resimdekileri tanımadığını söyledi.
   Burası istihbarat şubesiydi, yani terör örgütleri konusunda en iyi bilgiye sahip olması gereken, istihbarat toplayan, bunlarla mücadelenin asıl büyük boyutunu bilmesi ve görmesi gereken kişilerin çalıştığı birimdi. Bu insanlar uzun süredir bu görevde bulunuyorlardı, bu konuda kurs görmüşlerdi. Terör gruplarının her şeyini en iyi bilmesi gereken İstihbarat Şubesindeki polisler ve görevliler Marx’ı, Lenin’i ve Engels’i tanımıyordu. Bu insanlar, Marx ve Lenin’in düşüncelerinden etkilenerek dağa çıkmış, dağda gerilla savaşı sürdüren kişilerle mücadele edeceklerdi ama karşılarındaki grubun ideolojik alt yapısını şekillendiren düşünür ve liderleri tanımıyorlardı. Buna karşın okuryazarlığı olmayan küçücük bir köylü çocuğu, hem de Herekol Dağı’nın eteklerinde kalmış, dünya ve medeniyetle irtibatı olmamış bir bölgede yetişmiş bir çoban, örgüt tarafından verilen 4-5 aylık eğitimin ardından pek çok şeyle birlikte bu insanları da biliyordu.  İşte mücadele ederken aramızdaki en önemli farklardan bir tanesi buydu; bu, unutulmaması gereken ve aradaki kalite farkını gösteren çok önemli bir olaydı.
(Haliç’teki Simonlar; Bölüm: Devlet. Sayfa 95/96)  
  
   Evet, devletin güvenlik güçleri kimle mücadele ettiğini bilmiyordu. Buna karşın dağda 14 yaşında bir çocuk 6 aylık bir eğitimle kendi ideolojisini tanımıştı. Bugün biz bu terörü bitiremiyorsak bu kesinlikle bizim suçumuzdur. Suçluyuz, çünkü kendimizi tanımıyoruz, bilmiyoruz. Etraftan gördüğümüz, duydumuz şeylere kanarak siyasi ideoloji sahibi oluyor, gözlerimiz kapalı bir şekilde hiç bilmediğimiz bir ideolojiyi savunuyoruz. Bu bilgisizlik bizim düşmanlarımızı görmemizi, onlarla mücadele etmemizi engelliyor. Birçok insan ne yaptığının, neyin peşinde olduğunun farkında değil. Birçoğu bilgisizliği yüzünden düşmanını savunuyor. Birçoğu şuan içinde olduğu ve savunduğu ideolojinin yanlışlığının farkında değil. Örnek vermek gerekirse bir nazi otobüste nazi selamı veriyor ama bindiği otobüs ve içindekilerin çoğu aslında yahudi. O bunun farkında değil, bilmiyor, gözleri kapalı, göremiyor. İnsanların çoğu "özgürlük" istemiyle özgürlüğü bitirme peşinde olanların yanında yer alıyor. Vatanseverler, bölücülere yoldaş diyor, onlarla aynı yola giriyor. Kendini ırkçı olarak tanımlayıp dini araya sokarak aslınca ümmetçiliğini ortaya çıkarıyor. İslamcı olduğunu söyleyenler emperyalist güçlerin hizmetine girerek bu dini yok etmeye çalışanlara hizmet ediyorlar. Bilgisizlik öyle bir boyuta ulaşmış durumdaki, vatansever/vatan haini, Atatürkçü/bölücü, Türk ırkçısı/ümmetçi, özgürlükçü/tutucu hepsi biribirine karışmış durumda. Öğrenmek, bilgilenmek istemeyen vatandaş da bu durumdan rahatsız değil. Hükümetler bilgisiz insanlar yüzünden hainlerin eline geçiyor. Bilgisiz halk idam sehpasına kendi kendine çıkıyor. Bilgili birkaç kişi de buna karşı koymak yerine, "yapsınlar, bunu hakettiler" diyor.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bozkurt İşareti


Parti simgesi mi değil mi?


Bugün ülkemizde birçok simge ve işaret yalnızca siyasi partilere aitmiş gibi zannediliyor. Bu düşünce birçok parti ve siyasi kuruluş için geçerli olmakla birlikte dğerleri için geçersizdir. Örneğin, "yanan ampul" simgesi Akp'ye aittir. Yalnızca bu parti için yapılmıştır, bu parti için vardır. Siz bu simgeyi başka partilere, herhangi bir siyasi ya da sivil kuruluşa veremezsiniz. "Altı ok" simgesi ise bu yargının içinde değildir. Atatürk'ün altı ilkesini temsilen yaratılan bu simge Chp'nin partisel amblemi olmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti'ndeki bütün vatandaşların 1923 sonrası simgesidir. Parti ilk kurulduğu yıllarda aslında bir siyasi parti olarak değil yeni bir devlet var etme yolunda hizmet eden bir organ olarak vardır. Bu girişi yapmamın sebebi "Bozkurt" işaretinin aslında birinci durumdaki gibi olmadığını göstermek. Bozkurt işareti 1991 ve sonrasında ülkücülerin simgesi olarak kabul edilmiştir. Bozkurt işareti yapan herkes artık "ülkücü"dür. Diğer bir deyişle her ülkücü bozkurt işareti yapar. Nasıl bir solcu genç yumruk yapıyorsa, bir miltan zafer işareti yapıyorsa, ülkücü de bozkurt işaretini kendi ideolojisine işaret olarak seçer ve uygular. Bugün bile bozkurt işaretini yapanlar ülkücü, Mhpli olarak tanımlanıyor, fişleniyor. 

Bozkurt İşareti Yalnızca Mhp'ye mi Ait?

Bozkurt işareti Mhp'nin tekelinde bulunuyor. Bu partililerce iyi bir şey olarak görülse de, millet olarak düşündüğümüzde bu durum Türklüğe vurulan bir darbedir. Bozkurt işaretinin yalnızca Mhp'ye ve ülkücülere aitmiş gibi görülmesi durumu bozkurt işaretini koca Türk milletinden yalnızca bir grup Türk'ü simgelemesine yol açıyor. Halbuki bozkurt işareti tüm Türklerin binlerce yıldır kullandığı bir simgedir. Eski Türk devletlerinde bozkurt güçlü bir yere sahiptir. Ancak bazı kimseler bu işareti yalnızca kendine ait sanıyor. Diğer insanlarda buna göz yumuyor. Mhp genel başkanı, rahmetli başbuğ Alparslan Türkeş, Bölükbaşı'ya bozkurt işaretinin anlamını açıklarken başka bir yanlışa yol açıyor. Türkeş'in bozkurt işaretine yüklediği anlam şöyle: Elimizle yaptığımız kurt başında; diğerlerine göre daha uzun olan işaret parmağı İslamiyeti ve müslümanlığı, küçük olan serçe parmksa Türklüğü, diğer üç parmağın birleşimi Türk-İslam mührünü, ortada kalan boşluk ise dünyayı simgeliyor. Burda sorulamsı gereken soru şu: Bizim yaptığımız işaret "Bozkurt İşareti" yani kurt başı ise bu İslamiyet ve Dünya anlamı nasıl ortaya çıkıyor? Bozkurdun kulakları İslamiyet ve Türklük, burnu mühür, gözleride dünya oluyor. Türkeş'in kurt başından çıkan anlam böyle. Bu anlamın doğruluğunu sorguladığımızda o büyük yanlışlık meydana çıkıyor zaten. Bozkurt işareti yüzlerce hatta binlerce yıl öncesinde "müslüman olmayan Türkler" tarafından kullanılıyordu. O zamanlarda zaten müsülümanlık yoktu, İslamiyet ilan edilmemişti. Moğol kabileleriyle ve Çinlilerle mücadele eden Türklerin otağlarında kurt başlı sancaklar, kurt başı bulunan simgeler olurdu. Türk öncü veya keşif grupları sınır boylarında gezerken başka bir grup atlı gördüğünde hepsi birden bozkurt işareti yapardı. Obadan ayrılan ve başka bir yere giden Türklerde uzakta atlı kişiler gördüğünde yine bozkurt işareti yapar, kendilerinin Türk olduğunu bu yolla belirtirlerdi. Bozkurt işareti, eski Türklerde "Ben Türküm!" demekti. Çinliler, Moğol kabileri ve diğer vahşi kabileler Türkleri bu yolla çok uzaklardan tanıyabiliyordu. Bozkurt işareti Türkler için bir uyarı ve bir bildirim mesajıydı. Ancak durum 90larda değişti. Kurt başına sadece Mhp sahip çıktı. Gerçi milliyetçi Türk gençliği olmasa belki bugün "Bozkurt" diye bir ad, bir varlık ya da simge olmayacaktı. Önemli olan "bozkurt işareti"ndeki yanlış açıklamaları düzeltebilmek. Siz 5. yüzyılda Çinlilerin Türklere karşı bir hediye olarak gönderdiği Bozkurt işareti yapan kağan heykelini bir kenara bırakıp, bozkurt başına çeşitli anlamlar yükleyemezsiniz. Bozkurt Türk-İslam simgesi değil Türk'ün ve Türklüğün simgesidir. Müslüman olsun ya da olmasın Bozkurt bütün Türk milletini, batıda Gagavuzları, Türkiye Türklerini, güneyde Türkmenleri, İrandaki türkleri, doğuda Kırgızları, Kazakları, Kuzeyde Sibirleri, Altayları, Tuvaları, Türkistan Türklerini ve daha birçok Türk'ü simgeler. Bozkurt yalnızca Türk Milletine aittir. Yalnızca Türk Milletini simgeler. Bu biz Şamanistkende böyleydi, Tenriciykende böyleydi ve Müslümankende böyle kalacaktır. Bozkurt; Şamanist, Tengrici, Musevi, Hristiyan veya Müslüman, bütün Türk milletini temsil eder, hiçbirini ayırt etmeksizin temsil etmeye de devam edecektir. Türklük, sonradan edinilen her nitelikten üstündür. Hiçbir nitelik, Türklerin bölünmesine neden olamaz, olmamalıdır. Bir gün Tüm Türkler bugünkü bayraklarını bırakacak, birleşip öz yurdunda tekrar bozkurt başlı bayraklarını gönderlere çekecektir. O gün geldiğinde kurt başlı bayrağın altında tüm Türkler barış içinde yaşayacak, Turan'da din, siyaset, iktidar kavgaları Türk oğlunu kardeşinden ayırt edemeyecektir. Türklük, Turan'da tek nitelik, tek özellik, tek var olma duygusu olacaktır. Tengri, Türk'ü korusun ve yüceltsin!.