26 Mayıs 2012 Cumartesi

Dindar Nesil Saçmalığı

Uzun süredir üzerinde konuşmak istediğim bir konu dindarlık. Herkesin dilinde aynı şey "mümin insan".  Nedir bu mümin insanlık? Her cümlesinde başbakan şöyle büyük insan, başbakan böyle iyi insan demek, dindar müslümanlığın bir gereği midir? Gözlemlerimize göre dindarlığın birinci şartı bu. Eğer başbakan Tayyip Erdoğan'ı sevmiyor ve onu her cümlenizde övmüyorsanız dindar bir genç olamazsınız. Dindarlığın ikinci şartı ise başbakanı bir peygamber gibi görmeniz gerekiyor. "Ona dokunmak bile ibadet sayılır" diyebilecek kadar başbakanı ilahlaştırmanız gerekiyor. Günde 5 vakit namaz kılıp kılmamanız hiç sorun değil. Akp gençlik kollarında hizmet verin, bunlara göre 5 vakit namaz kılmış kadar sevap kazanırsınız. Üçüncü olarak, kesinlikle türban taraftarı olmanız gerekiyor. Başınızın açık ya da kapalı olması da sorun değil. "Türban serbest bırakılsın" gibi cümleler kurun yeter. Dindarlıkta üçüncü seviyeye kolayca çıkabilirsiniz. Varlığınız, Akp varlığına armağan olsun! Yolda yürürken bile Tayyip Erdoğan'ı ya da parti sloganlarını, parti marşlarını tekrar etmek, dindarlığın zikir töreni gibi olmalıdır. Akp'yi ya da başbakanı zikretmek, dindar kalplerinizi huzurla doldurur(.). Diğer bir dindar olma şartı ise %100 Arap hayranı olup Türklüğe ve Türkçülüğe hakaret etmektir. Dindar bir genç, bunlara göre mutlaka Türk düşmanı olmalıdır. "Ne Mutlu Türküm Diyene!" sözünü içinizden okumak bile sizi İslamiyetten çıkarabilir. Eğer gerçek bir müslüman olmak istiyorsanız ırk ayrımı yapmamalısınız. Tabi bu yargı işinize geldiği ve işinize gelmediği durumlarda çeşitli şekillerde değiştirilebilir. Cumhuriyet Mitinglerini kınarken, Filistin Gösterilerini öve öve bitirememeniz gerekiyor. Atatürkçü ile teröristi aynı kefeye koymazsanız, dinen uygun bir şey yapmış olmazsanız. Atatürkçü=Terörist ilk parolanız olmalı. Böylelikle dindarlıkta önemli bir adım daha atmış olabilirsiniz. Bir de harita da yerini bile bilmediğiniz, bayrağını Yunan bayrağıyla karıştırdığınız ama İsrail denince tüylerinizi diken diken eden bir duygu yapınız olmalıdır. Her koşulda İsrail düşmanı olmak dindarlığın en önemli maddelerinden. Amerika, Britanya, Avrupa sevdanızın sürmesinde hiç bir sakınca yok. Onlar dinen dostunuz sayılır zaten(.). İsrail mallarına, İsrail mallarını kullanarak karşı çıkmalısınız. Bu nasıl bir mantık hala anlayamıyorum. Ortadoğu destekçisi olmanız gerekiyor dindar olmak için. Oradaki Arap kabileleri bizim din kardeşimiz(.)! Geçmişi hatırlayıp Arapların müslüman ve müslüman olmayan Türkleri 7.yüzyıldan bu yana nasıl vahşice katliamlara maruz bıraktığına sakın kanmayın! Bir diğer dindarlık maddesi de bu. Müslüman Araplar ne yaptıysa haklıdır. Peygamberde bir Araptır. Bu yüzden Araplara büyük saygı duyulmalıdır. Aslında yüzyılllardır kendi pisliğinde yuvarlanan Arapların her biri Yalavaç Muhammet gibi görülmeli, Araplar müslümanlığın İslamiyetin simgesi sayılmalıdır. Yalnızca görüntüde Türk olmalısınız. Milliyetçi bir söylemle karşılaştığınızda "Biz de milliyetçiyiz kardeşim" diyebilecek kadar milliyetçi, kendi ülkenizdeki bir dağda bulunan "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü kaldırtacak kadar vatan haini olmalısınız. Dindarlık, vatanseverliği kabul etmez. Yine bunlara göre vatanseverlik dünya işidir. Toprak sevgisidir. Ekonomik bir hastalıktır. Dindarlık gereği sadaka olarak vatan toprağını satabilirsiniz. Vatan toprağını karşılığında para alarak bir yabancıya vermek bunların anlam veremediğim dininde sadaka sayılabilir. "Sanki o yabancı toprağı cebine doldurup ülkesine mi götürüyor". Önemli olan diğer tarafta ne kadar toprağa sahip olacağımız zaten(.). Dindarlık gereği vatanı bütün olarak satmaktan da korkmayın. Bunu Allah yolunda yapıyorsanız sorun değil. Cennetten bir yer kaptınız, hadi yine iyisiniz. "Nasıl dindar olunur?" sorusunun son yanıtlarına yaklaşırken, en önemli maddelerden ilki üzerine konuşmak istiyorum. Dindar biri, dinini kendine göre yorumlayabilmeli, hatta değiştirebilmelidir. Örneğin biz müslümanların sadece asker, polis, öğretmen gibi vatanı için hizmet ederken bir hain saldırı ya da olay sonucunda ölenler için "Şehit" terimini kullanırız. Dindar bir insan örneğin bir Hristiyanı da şehit sayabilmelidir. Nerde, nasıl, ne şekilde öldüğü o kadar da önemli değil. Politik değerinizi artırmak için bunu yapmanız gerekiyor. Hatta bir zerdüşt teröristi şehit saymalısınız. Ne de olsa artık siz Yalavaçlar Yalavaçı Muhammet'i değil, sahtekarlar sahtekarı başbakanı peygamber olarak görmektesiniz. Şekilsel olarak da dindarlığın çeşitli kuralları mevcut. Mesela dinen yeri olmadığı halde sarık, asa, cübbe ve benzeri şeylerle dolaşmanız ya da bu saydıklarıma en yakın kıyafetlerle dolaşmanız gerekiyor. Türban en hassas noktanız olmalı. Türbanı namus simgesi olarak görmeli, türban takanları namus timsali, türbansızları direkt olarak namussuz saymanız gerekiyor. Gıybet etmek bu dinin en önemli özelliklerinden biridir. İnce ya da sokak ağzındaki haliyle "badem bıyık" dindarlığın önemli simgelerinden. Hırsız, hortumcu, soyguncu, yalancı vs olsun ya da olmasın, eğer bir adam badem bıyıklıysa dindar müslümanlarca kesinlikle dindar, iyiliksever, hoşgörülü vs sayılır. Uzun sakalı varsa kendisiyle peygambercilik de oynayabilirsiniz. Hele bir de elinde asası varsa, Değmeyin çakma Hz.Musa'nın keyfine. Halk tarafından eliniz, eteğiniz öpülür. Sizin için saraylar, villalar yaptırılır. Ne olmuş Amerikan doları kullanıyorsanız:) Bunların dininde o da sorun değil. Hatta ne kadar dolarınız varsa o kadar dindarsınız. Televizyonlar, radyolar, yerli yabancı birçok kanal sizin dolarlarınızla yine sizin ne kadar çok dindar olduğunuzdan bahseder durur yirmi dört saat. Başbakanın ve yardakçılarının bahsettiği "Dindar Nesil"i gözlemsel olarak açıklamaya çalıştım. Asıl soru ise şu:


Dindar nesil ne işe yarar?
Genel olarak bakıldığında dindarlık daha doğrusu yukarıda açıklamaya çalıştığımız Akp zihniyetli dindarlık kendinizi ve yardakçılarınızı Karun'laştırmaktan başka bir işe yaramaz. Biraz da siz düşünün. "Bir insan böyle dindar olursa, bu vatana, bu millete nasıl bir fayda sağlayabilir?" deyin kendinize. Her gün gelen şehit haberleri azalır mı, diye sorun kendinize. Acaba bu dindarlıkla kendi uydumuzu uzaya gönderebilir miyiz, diye sorun. Bir Amerika, bir Rusya, Japonya, Fransa, İngiltere kadar gelişmiş bir ülke olabilir miyiz, diye sorun. Gençlerimiz dindar olursa, bir Yahudi genç kadar zeki olabilir mi, diye sorun. Bu dindarlık, gençlerimizi Mustafa Kemal, Osman Batur, Ebulfez Elçibey gibi büyük insan yapabilir mi, diye sorun. Benim kendi sorularıma cevabım elbette "Hayır" olacaktır. Tarihte devletler öz dinlerine sarıldıklarında kurtulmuşlardır. Yanlış dine sarıldıklarında, ya da dinlerini bozduklarında ise yok olmuşlardır. Örneğin Avrupa, kilise baskısını yıkmış olmasaydı bugünkü Avrupa olmazdı. Araplar gerçek İslamiyete sarılmış olsaydı bugün bu durumda olmazdı.

25 Mayıs 2012 Cuma

TURAN

Turan nedir? Turancılık nedir? Turan kimi kapsar? Turan ülkeleri hangileri? ...


Birçok soru soruldu, cevap istendi. Verilen yanıtlarımız sonucunda, Turan "hayal" olarak nitelendirildi. Turan hakkında değinmek istediğim nokta başkalarına anlattığımız, "yanlış Turan". 


Turan nedir, ne değildir?


Bugün kendini "Milliyetçi, Ülkücü, Vatansever, Faşist, Aşırı Sağcı" olarak tanımlayan Türklerin birçoğu Turan'ı yanlış anlamış, Turan ruhunu içinde hissedememiştir. Henüz anlayamadıkları bu yüce ülküyü insanlara anlatmayı da kendilerine bir görev bilmişlerdir. Hepsi özünde birer vatansever, yurduna bağlı kişilerdir. Ancak okumaktan yada düşünmekten çok, kulaktan dolma bilgilerle öğrendiklerinden, Turan'ın gerçek amacını anlayamamışlardır. Bu insanlar Türklüğü yalnızca Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi bağımsız Türk cumhuriyetlerinden ve Sincan Uygur özerk bölgesi gibi birkaç bölgeden ibaret olduğunu sanmaktadırlar. Turan deyince akıllarına bu bilindik birkaç ülkeden başka bir şey gelmez. Çin zulmü olmasa bu insanların Uygurlardan dahi haberi olmayacaktı. Musul'u, Kerkük'ü Türk olarak bilirler ama çoğu Kumanları, Yakutları bilmez. Aralarında yine birçoğu bazı kavimleri ve milletleri de Türk olarak kabul etmektedir. Çeçenistan buna örnek olarak verilebilir. Kafkasya halklarından olan Çeçenler, Çeçen milliyetçilerine göre Türk kökenli değil Urartu kökenli bir halktır. Zamanla müslümanlığa geçen Çeçenler bir Türk boyuymuş gibi kabul edilmiştir. Bu kanıya varılmasında en büyük etken Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesinde ve sonrasında Ermenilere ve Rus birliklerine karşı oluşturulan Müslüman Azerbaycan-Çeçenistan direniş kuvvetleriydi. Ermeni ve Rusların, Azerbaycan ve Kafkas halklarına karşı giriştiği soykırım hareketine Çeçen direnişçilerin ya da kendi adlarıyla Çeçen Mücahitlerin karşı koyuşu büyük yankı uyandırmıştı. Dolayısıyla Türkler tarafından sevilen Çeçenlerde Turan içerisindeki Türklerden kabul edildi. "Türk-İslam Birliği", yukarıda bahsettiğim kişilerce iyice karmaşıklaşmıştı. Kendi tabirleriyle Türk-İslam birliğine, yalnızca Türk ve Müslümanlardan değil Türk olmayan ancak Müslüman olan halklarda katılabilirdi.
Diğer bir konu ise Moğolistan. Çeçenistanla olan bağımız Müslümanlıktı, Moğollar ise ne Müslüman ne de Türktüler. Geçmişte kanlı savaşlar yaşadığımız ama aynı zamanda akrabalık ilişkilerimiz bulunan Moğolları Türk-İslam Birliği olarak adlandırdıkları Turan'a katmaktaki amaç. neydi? Moğolların neredeyse tamamı Lamaizm dediğimiz Tibet Budizmi inancına sahiptir. Dini anlamda bir bağlantımız yok. Tanrılarımız ya da ibadet anlayışlarımız farklı. Türk olmadıkları da gün gibi ortada. Türklük açısından, bir alman ya da bir çinli ne kadar Türk ise bir Moğol da o kadar Türk. Yani etnik köken bakımından da bir bağımız yok. Cengiz Han, N.Atsız'a göre Türktür. Çağatay ve Ögeday'da Türktür. N.Atsız bu yargısını "Çağ" ve "Öge" sözcüklerinin Türkçe olduğunu, dolayısıyla bu adları bir Türk babanın vereceğini savunur. Cengiz Han Türktür ancak Moğollaşmıştır. Zaten Moğol devletlerinin halkının büyük çoğunluğu yine Türklerden oluşmaktadır. Bu yüzden Cengiz Han'ı ve Moğolları Asya'da kalan Türkler çok severler. Batı'daki Türkler ise Moğolları yamyam, Cengiz Han'ı gaddar, kana susamış, yakıp yıkıcı bir lider olarak görürler. Ben kendine Milliyetçi, Ülkücü, Türkçü diyerek Turan'ı yanlış algılayanların Cengiz Han'ı iyi bir lider olarak gördüğüne de inanmıyorum. Dolayısıyla Turan'a Moğolistan'ı katmak son derece mantıksız bir düşünce oluyor.




Türk-İslam Birliği değil! Türk Birliği!
Ağızlarında dolaşan bir söz öbeği: "Türk-İslam Birliği kurulacak!"  Bu birliğe Türk olmayanları, hatta Müslüman olmayanları katan bu insanlar, Lamaist Moğollara gösterdikleri hoşgörüyü öz kardeşlerine göstermeyecek kadar düşüncesizdir. Bir kısmı Hristiyanlığı kabul etmiş Kaşkaylar, Şamanist inanca sahip Altaylar ve yine aynı şekilde öz kültürlerine en sıkı sahip çıkan Tuvalar, zorla Hristiyan yapılmış olan Çulımlar ve aynı şekilde Hristiyan olmaya zorlanmış ancak Şamanist inancı koruyan Dolganlar, Ortodoks Gagavuzlar, Kırgızların torunu olan Şamanist Hakaslar ve daha birçok Müslüman olmayan Türkü Turan içerisinde görmek istemezler. Onlara göre Türk olmak için öncelikle Müslüman olmak gerekir. Böyle ilkel ve saçma bir düşünce olamaz. Lamaist Moğollar Turan'a katılırken, binlerce Türk, sırf Müslüman değil diye bu büyük ülkünün dışında bırakılıyor. Bu insanların akıl sağlığını irdelemek, Yüce Türk Irkının iyiliğine olacaktır. Hiç bir bağımız olmadığı halde Moğolları ve ya hiç bir etnik bağımız olmadığı halde sonradan müslüman oldukları için Türk kabul ettikleri Çeçen ve diğer birtakım Arap-Fars kökenli halkları Turan içerisinde görüp de aynı kanı taşıdığımız, atamızın, kültürümüzün, duygumuzun bir olduğu, özümüzü, öz kardeşlerimizi sırf müslüman değil diye reddetmek nasıl bir milliyetçiliktir? Nasıl bir milliyetçilik anlayışıdır ki bu öz kardeşini istemez?
Turan'ı kendilerine göre yorumlayan bu insanların elinden Turan Ülküsü'nü kurtarmak gereklidir. Çünkü Turan, basit insanların hayalini dahi kuramayacağı yüce bir ülküdür. Ülkümüz bu insanlar tarafından amacından saptırılarak anlatılıyor. Turan: Yüce Türk Milletinin Müslümanıyla, Hristiyanıyla, Şamanistiyle hep beraber yaşadığı Balkanlardan Doğu Türkistan'a Sibirya'ya uzanan devletidir. Turan'da önemli olan Müslümanlık ya da Şamanistlik değil Türklüktür. Türklük, her şeyden üstündür. Çin Seddine yürüyüşte Kür Şad'ın tüm torunları: Müslüman, Hristiyan ve Şamanist Türkler yan yana duracak.

22 Mayıs 2012 Salı

Sosyalizm/Komünizm Gerçeği

   Hak, eşitlik, adil yaşam, paylaşım, emek ve daha birçok kavramla süslenen, tüm mal ve mülk, kurum ve kuruluşların devlete ait olduğu, insanların her şeyi "eşit" paylaştığı bu ideoloji neden var? Kimin için ortaya çıktı?
   Temellerini K.Marx'ın attığı; Vladimir Lenin, Lev Troçki, Josef Stalin gibi önemli Rus liderlerinin ilk defa eyleme geçirdiği bu fikir tüm insanlığa eşit ve insanca bir yaşam sunuyordu. Bu düşünceye göre halka eziyet ve haksızlık edilmeyecek; kişiler renk, dil, din ayrımına maruz bırakılmayacaktı. En büyük vaad ise Liberalist dünyanın ortaya çıkardığı, Kapitalizm düşüncesinin gerçekleştirdiği  burjuva-köle, ağa-köylü, patron-işçi gibi sınıf uçurumlarını yok edip bugüne kadar ezilen halkı temsil eden işçi-emekçi sınıfını bu kötü durumdan kurtarmaktı.Bu anlayışa göre işçi sınıfını emeğinin karşılığını alamıyor, buna karşı patronlar zenginliklerini kat kat artırmaya devam ediyordu. Sosyalizm teorisi  Kapitalizme ve Emperyalizme karşı düşman bir düşünce olarak ortaya çıkmak için kendine bir sebep bulmuştu artık. Ezilen işçileri destekleyecek, kapitalist düzeni yıkmaya çalışacaktı. Fabrikalar, okullar, eğlence yerleri büyük patronların ve şirketlerin elinden alınıp devletleştirilecek, işçi sınıfı kurtarılacaktı. Buraya kadar her şey son derece normal ve insancıldı. Herkesin işçi olabileceğini kim düşünebilirdi?


Sosyalizmde herkes köle!

   İnsanlar bir makine tarafından üretilmiş gibi. Herkes birbirinin kopyası sanki. Kapitalizmden ilk farkı olarak bunu alabiliriz. Amerika'daki gibi gökdelenlerin altında yaşayan evsizler yok. Ülkemizden örnek vermek gerekirse, son model Jeeplere binen patronlar, 30 yıl önce üretilmiş olan Serçeye binen işçiler yok. Sosyalist ülkelerin çoğunda üretimi onlarca yıl önce sonlandırılmış, hiçbir konforu bulunmayan, dört teker üzerine oturtulmuş bir demir yığını görüntüsünde araçlar veriliyor. Benzin kullanım miktarı herkes için aynı. Diğerlerinden daha fazla yakıt alma şansınız yok. Dışarıdan bakıldığında bu durum olması gereken şeymiş gibi görünüyor. Üzerinde düşünüldüğü zaman aylık verilen 100 litre yakıt ile örneğin İstanbul'daki akrabanızın yanına istediğiniz zaman gidemeyeceğimiz anlaşılır.
   Sosyalist rejimlerden birinde, oradaki adıyla Çin Halk Cumhuriyeti'nde çocuk yaşta sanayi kuruluşlarında ve tarlalarda çalıştırılmaya başlanan halk ayrım yapılmaksızın 12 saatten fazla çalıştırılıyor. Aylık ücretleri de karma ekonomik sistemdeki en düşük ücretle çalışan işçinin ücretinin üçte birinden çok daha az. Ayrıca işçiler çok zor şartlar altında çalıştırılmakta. Her şey katı kurallarla belirlenmiş. Devlet tarafından sağlanan olanaklar standartların çok altında. Bu durumun kölelikten farkını anlamak mümkün değil.
   Halkına eşit bir yaşam sunan sosyalizm, zor şartlar altında çalıştırdığı işçilerine bazı ülkelerde aylık 35 dolar ücret veriyor. Bu parayla ne alınabileceği meçhul. Aslında sosyalizmde para -eğer işçiyseniz- hiçbir işe yaramıyor. Devlet sizin tüm ihtiyacınızı zaten karşılıyor. Örneğin sizin bilgisayar almak için para biriktirmenize gerek yok. Burada üzerinde durulan bilgisayar, şuan ülkemizde kullanılan bilgisayarlar gibi değil. Sosyalist/Komünist anlayışın öne çıkardığı kavramlardan biri de işlevsellik. "Cep telefonu sadece konuşmak için kullanılır" sözü işlevsellik kavramını açıklamaya yeter. Bilgisayarı yalnızca ana işlevlerini yerine getirmek için kullanabiliyorsunuz. Yani size verilen olanakları da yalnızca çalışmak için kullanabilirsiniz. Size verilen bilgisayarın daha iyisini almak gibi bir şansınız bulunmuyor. Karma ekonomik sistemde belki bir değil ama 2 ya da 3 ay para biriktirerek alabileceğiniz bilgisayarı, buralarda almak için onlarca yıl çalışmak gerekiyor. Büyük bir ihtimalle o bilgisayarı almak için para biriktirirken hayatınız sona erebilir. Siz yalnız devletin size verdiğiyle yetinip yaşamınızı sürdürmek zorundasınız. Kısaca özetlemek gerekirse sosyalizmde patron devlet ve devlet adamları oluyor. Eğer bir yolunu bulup işçi olmayarak, "eşitlik ve adalet" savunucusu tek parti iktidarında kendinize yer bulup devlet kadrosuna girmişseniz ölünceye kadar yaşamınızı sürdürebileceğiniz devlet sarayının tavanını altınla kaplatabilirsiniz.


Tek partili özgürlük!

   Sosyalist yönetimlerde partiler değişmiyor. Yöneticiler, başkanlar değişmiyor. Ölen yöneticinin yerine oğlu ya da erkek kardeşi geçiyor. Parti ya da kişi seçme gibi bir durum söz konusu değil.
   Çin'de, Kuzey Kore'de, Küba'da ve benzer ülkelere bakıldığında değişmez bir partinin ve onlarca yıldır görevde bulunan liderleri görmek son derece normal bir şey. Sosyalist eşitlik başka bir parti veya görüşe izin vermiyor. Aksi bir görüş dile getiren insanlar ömür boyu hapis cezalarına çarptırılıyor, günde 20 saate varan sürelerde çalıştırılıyor hatta birçoğu idam ediliyor.
   Güç devlet adamlarının, en çok da başkanın elinde bulunuyor. Devleti oluşturan bir parti/grup var. Onların isteği devletin isteği oluyor. Sözde işçinin isteği oluyor. Halk bu parti veya grubun ya da görünürdeki haliyle devletin isteğine boyun eğmek zorunda.

Sosyalizmin gerçek yüzü!


   Kapitalizmin patronlarına ve sermaye tutucularına karşı emek sarf eden, terleyen işçileri savunmak için ortaya çıkan sosyalizm, her vatandaşını kendi işçisi ilan ediyor, tüm kadrolarına kendi adamlarını yerleştirdiği devleti de patron yapıyor. Bunu yaparken kendi halkını öldürmekten, sürgün etmekten, dilini, dinini değiştirmeye zorlamaktan, işkence etmekten, onu sömürmekten de geri kalmıyor. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde Lenin'in ölümünden sonra gelen Stalin'in döneminde milyonlarca insan katlediliyor, devlet için çalışmaya zorlanıyor, sürgünlere tabi tutuluyor. Çin'de Stalin ve Rusya'dakine benzer bir şeyi Mao'da yapmaktan geri kalmıyor. Araştırıldığında bu liderlerin kendi halklarına yaptığı eziyet ve zulüm, emperyalist ülkelerin Afrika sömürüsü sırasındaki yaptıklarından aşağı kalır olmadığı, hatta daha vahşice olaylar yaşandığı göze çarpacaktır.


Sosyalizmi ya da Komünizmi kim ister?

   21.yüzyılda bir kısım insanlar ısrarla Marxist-Leninist görüşü değişik adlar kullanarak istemektedirler. Seviye 4'ü savunan Troçkistler,  Stalinciler, Maocular, Sosyalistler, Komünistler ve daha birçoğu var.
   Bu insanlar ısrarla köle olmak istiyorlar. Herkesin köle gibi yaşamasını istiyorlar. Herkesin köle olmasını istiyorlar çünkü kendilerinde büyük işler başarabilecek bir yetenek ve inanç görmüyorlar. Başkalarının da aklını ve yeteneğini kullanarak büyük işler başarabileceğini bildiklerinden, onlardan aşağı kalmamak için -kendileri onlar gibi olamayacağından- onların kendileri gibi köle olmasını istiyorlar. Bu aklını kullanamayan tembel insanlar, hiç bir insanın aklını kullanamaması için herkesin niteliksiz işçi olduğu bir toplum yapısı kurmak istiyorlar. Özgür bir dünya yerine, tek bir parti tarafından yönetilen, her şeyin katı kurallar çerçevesinde oluştuğu bir dünya istiyorlar. Tüm bunları istemelerinin sebebi bu insanların aklını kullanamamasından ve tembelliklerinden kaynaklanıyor. Örneğin devlet size bir araba veriyor. Bu arabanın kliması yok; yumuşak ve konforlu koltukları yok; camları bir düğmeye bastığınızda aşağı inmiyor; direksiyonu tek elinizle çeviremiyorsunuz. Anlattığım araçlar bundan yıllar önce üretilen araçlar. Ancak sosyalizmle ya da halk cumhuriyetiyle yönetilen ülkelerde halka bu araçlar veriyor. Daha lüks bir araca binemiyorsunuz. Daha lüks bir araç almak için daha çok çalışamıyorsunuz. Siz sadece size verilen görevi o fabrikada yapmak zorundasınız. Sosyalist rejimi isteyen akılsızlar işte bu yüzden bu rejimi istiyor. Onların yapabileceğinin en iyisi bir sanayi kuruluşunda demir kesmek. Akıl kullanmayı gerektiren işler onlara göre değil. Kendilerine göre bir yaşam istiyorlar. Diğer insanlar tarafından horlanmamak için de bu yaşama bizimde katılmamızı istiyorlar.
Özgür bir dünyada bugün asgari ücretle çalışan bir işçiyken yarın bir piyango bileti sayesinde ya da aklınızda bulunan bilgileri ve yeteneğinizi kullanarak ülkenizin sayılı zenginlerinden olabilirsiniz. Daha iyisine, en iyisine sahip olabilirsiniz. Eğer sosyalist/komünist bir ülkedeyseniz, siz hep işçi kalacaksınız demektir.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Kansızın Kan ile Savaşı

   İnsanoğlu var olduğu andan günümüze kadar  birçok savaş yaşandı. Bu savaşların kimi tamamen ekonomik amaçlara hizmet ediyordu. Bazılarında dinsel ayrılıklar ön plandaydı. Ancak hiç bir savaş, direkt olarak ırk farklılığına dayanmıyordu.  Irksal farklılık, ekonomik, dinsel, yönetimsel gücü başkalarına, başka insanlara zarar vererek kazanmaya çalışanlar için bir bahane oluşturuyordu. Asıl amaçları, kendilerine benzemeyen insanları aşağılayarak, onların haklarının olmadığını iddia ederek, hatta onları insan yerine koymayarak, onların ellerinde bulundurdukları zenginlikleri sahip olmaktır. Buna en güzel örnek Afrika'nın sömürülmesidir. Fransızlar Afrika kabilelerinin zenginliklerini ele geçirirken aynı zamanda onları köleleştirmiştir. Dünyaya onların köle olarak geldiğini, kölelerin mal edinmemesi gerektiğini, bunun yerine Avrupa'daki gelişmiş, uygar insanların yaşamlarının daha da iyileştirilmesi için bu malların kendilerinde olması gerektiğini savunmuştur. Savunmalarının sonucunda da üstün Avrupa ırkları ve köle Afrika insanları doğmuştur. Avrupa'da ırkçılık böyle çıkış yaptı. Aynı şekilde Amerika'da da tamamen ekonomik çıkarlara dayalı bir şekilde "zenci"-beyaz ayrımı yapıldı. Irkçılık, ırklara göre değil, ten rengine, daha doğrusu zengin ama bu zenginliği kullanamayan insanla , mal varlığı olmayan ve başkasının varlığına göz diken arasında yaşandı. Bilinçli bir şekilde ekonomik çıkarlar için gerçek sebep bu olmadığı halde ırkçılık gösterildi. Aynı şey Hristiyanlık ve İslamiyet'in yayılma aşamasında da baş gösterdi. Emeviler döneminde Talkan ve Curcan şehirlerine giren Arap orduları, İslamiyeti kabul etmediler diye 24 kilometre boyunca 40.000 Türk'ü ağaçlara astılar, mallarını, hayvanlarını, tüm zenginliklerini "İslamiyet için" ele geçirip paylaştılar. Sebep yine sadece ırkçılık gibi gösterildi. Kimse yapılan ırkçılığın altında yatan gerçek nedeni anlayamadı.


Gerçek ırkçılık nedir?
   Bizim ırkçılığımızın amacı ırkımızın dışında olan insanların hayatlarını ya da mallarını gasp etmek olmadı. Tarihte hiç bir Türk boyu kendilerine düşmanlık beslemeyen bir millete saldırmamış, tam aksine onlarla dost ilişkiler kurmuştur. Türk ırkı bu yüzden diğer birçok milletçe kıskanılmıştır. Bizim ırkçılığımız da işte bu yüzden vardır.  Biz ekonomik ya da dinsel çıkarlarımız için değil, diğerlerinden üstün bir ahlak yapısına, diğerlerinden daha sağlam ve eşitlikçi bir töreye sahip olduğumuz için ırkçıyız. Irkçılığımız, başkalarına saldırmayı değil onlardan üstün kalmayı sağlamak için ve bu üstünlüğü kanıtlamak için vardır. Irkçılığımız, sırf toprağı zengin diye o zenginliği ele geçirmek için bir insanı zenci diye aşağılamaz. Müslüman ya da müslüman değil deyip başkasının malına göz dikmez. Bu aşağılık oyunlar ancak kendisi melez olduğu halde, melez bir kültüre sahip olduğu halde, hem soygunculuk yapan hem de kendini yüksek görmeye çalışan ucuz Avrupa ve Amerika halklarının işi olabilir. Türklerin böyle aşağılık oyunlar için ırkını ortaya atmasına gerek bile yoktur. Türkün en büyük zenginliği, damarlarında gezen asil kandır. Kanı, kanların en yücesidir. 


   Türklük, ekonomik çıkarları, hak sömürülmelerini, insanları katlederek onların cesetlerine basarak yükselmeleri, dinsel sömürülmeleri görmezden gelen daha üstün bir ahlak yapısına sahiptir. Türklüğün bunlara ihtiyacı olmamıştır, olmayacaktır.


   Irkçılık ırkları yükseltmek için yapılır. Yukarıda bahsettiğim şeyler bir ırkı yükseltmez. Aksine onu aşağılık bir ırk yapar. Türk töresi, Türk ahlakı dışındaki her ahlak yapısını reddediyoruz. Biliyoruz ki bunu yapmazsak çorbaya su katmış oluruz. Elimizde var olan şeyi korumak birincil görevimiz.
Uygarlaşma/çağdaşlaşma adı altında bize verilmeye çalışılan Avrupa ve Amerikan kültürlerine karşıyız. İslamiyet/müslümanlık adı altında gizlice Araplaştırılmaya karşıyız. Türklüğün var olabilmesi için batılı ya müslüman olmasına gerek yoktur. Türklük, batılılıktan ve tüm dinlerden üstündür. Bu yargıya şiddetle karşı çıkan batı hayranı ve yalakaları, Araplaşmış çöl bedevileri olacaktır. Batılılık hayranları gelişmişliği istediklerini söylerler. Asıl istedikleri batı kültürü, Fransız şarabı, Alman birası, İtalyan yemeğidir.  İslamcıların isteği tam bir müslümanlık değil sapkın ruhlarını engellemek için burka giymek giydirmek, bir düzine kadınla birlikte olup aynı zamanda dansöz oynatarak cenneti garantilemektir.


   Ne batılılık, ne de islamcılık, Türklüğün önüne geçememiştir. Batılı melezler Türkleri Avrupada istemezler. Elbette istemezler. Kendileri melez bir kültüre, melez bir halk yapısına sahip olduklarından, Türk kültürü ve ırkından çekinmektedirler. Türkleşmekten çekinirler. Zamanında birçoğu Türkleştiğinden, aynı şeyin bu yüzyılda da olmasından korkarlar. Melez Arap kabilelerinin Müslümanlık bahanesiyle Türkleri Araplaştırmaya çalışması da bir korkunun sonucudur. Türklerin İslamiyeti kabulü onlar için bulunmaz bir fırsattır. Türkler artık onların oyuncağıdır. Onlar "Biz kardeşiz" derler. Sonrada arkamızdan hançeri saplayanlar ilk onlar olurlar. Müslüman müslümana kıymaz derler. Ancak Türkünde müslüman olduğunu unutur,  onun canını almak için büyük bir şevkle hareket eder. İşte bizim ırkçılığımız buna engel olmak için vardır. Milletimize anlatılan "Batılı olmak büyüklüktür, Müslümanlık her şeyden önce gelir" uydurmaları bize aşağılık duygusunu verip bizi yok etmek içindir.


   Melez Osmanlının sınırlarıyla övünürler, üç kıtaya yayıldık derler. Bunu da İslamiyete borçlu olduklarını söylerler. Acaba bunlar Büyük Hun Devletini, Avrupa Hun Devletini, Göktürk Devletini hiç mi bilmezler? Atalarımızın kurduğu devletleri harita üzerinde hiç mi görmemişlerdir?
Gelişmişlik için Batıyı örnek alanlar, Uygurları hiç mi duymamışlardır?  Onlar bunu bilirler, ancak işlerine gelmeyen bu bilgiyi paylaşmazlar.  Arap-Acem-İngiliz-Fransız kırması olduklarından, kendilerini Müslüman olarak tanımlarlar. Yine soyu artık tamamen karışmış olan Alman, Fransız ve diğerleri kendilerini Avrupalı olarak tanımlarlar. İçimizden bu hataya kapılıp kendini böyle tanımlayanlarda vardır. Biz kendimizi yalnızca Türk olarak tanımlayan, kendini Türklüğün bayraktarı olarak gören kişileriz. Türk kanını, kültürünü, töresini taşımaktan gurur duyuyoruz.